Bu yazıyı Temmuz ayında başladığımız yolculuğu bitirdiğimizi duyurmak için yazıyorum. Sitemizi kurduğumuzdan beri amacımız Elif Şafak ile ilgili en doğru ve en güncel haberleri size ulaştırmaktı. Bunu da en iyi şekilde yaptığımıza inanıyorum. Ama şimdi Elif Şafak resmi sitesi www.elifsafak.com.tr yi açtı ve okuyucularının kendisinden haber alma ihtiyacını fazlasıyla giderdi. O yüzden bizlerin görevi burada son buldu.

Siteyi takip eden herkese sonsuz teşekkürlerimi iletmekten büyük sevinç duyuyorum. Sevgiyle kalın!

Not: Eğer müzik dünyasından son haberleri takip etmek isterseni www.baykuspalas.com size göre.

Tüyap Kitap Fuarı Elif Şafak söyleşi ve imza günü 31 Ekim 2009 Cumartesi

Söyleşi saati 15:00 – 16:00 / interexpo salonu

İmza saati 16:00 – 18:00 / Doğan Kitap standı, salon 3, stand no: 404

Ulaşım Bilgileri için TIKLAYINIZ.

KAYNAK

ALINTIDIR.

Hayatın bir görünen yüzü var; dokunulan, maddeden ve mantıktan ibaret olan. Bir de görünmeyen yüzü var; alametlerle ve “tesadüfler”le örülü, gizemli boyutu. Kadınlarla erkekler arasında işte bu ikinci boyutu kavrama hususunda büyük fark var. Ama kadınların kendi aralarında da bir bölünmüşlük sözkonusu. Ayn Rand gibi hatunları unutmayın. Onlar her yerde; siyasette, akademide, bürokraside… Her kadınla burç muhabbeti yapamazsınız.

Burçlara inanmanın yaşı yok. Bir bakmışsınız, genç insanları da çekiyor bu kadim merak, orta yaşlıları da. Fal baktırmanın da yaş haddi yok. Bu öyle bir konu ki her yaştan, her kafadan insanı cezbedebiliyor. 17 yaşında bir genç kızın da 80′lerinde bir anneannenin de kahve yahut el falına baktırmak için her zaman bir sebebi var. Burçlara ve fallara ilgi göstermenin yaş sınırlaması yok ama cinsiyet sınırlaması var galiba. Batıl inançların dünyası öyle bir dünya ki orada kadınlarla erkeklerin yolları aniden ayrılıveriyor.
Burçlara neden daha çok kadınlar inanır dersiniz? Falcılara niçin en çok kadınlar gider ve nasıl olur da birbirlerine doktor tavsiye eder gibi falcı tavsiye ederler? Hiçbir erkeğin yeni tanıştığı bir erkeğe “Pardon, acaba burcunuz Başak ya da Aslan olabilir mi?” diye sorduğuna tanık oldunuz mu? Ya da diğer erkeğin aynı muhabbeti sürdürerek “Aa yükselen burçlarımız uyuşuyormuş, demek ki iyi anlaşacağız” sonucunu çıkarttığını düşünebiliyor musunuz? Peki kendi çocuklarının burçlarını bilen bir baba tanıyor musunuz? Soruyu bir de tersinden soralım: Kendi çocuklarının burçlarını bilmeyen bir anne tanıyor musunuz? Her iki sorunun cevabı da (yüzde yüz olmasa da, yüzde doksandokuzlarda): “Hayır”.
Öyleyse nedir bu derin farkın sebebi? Nereden kaynaklanmakta kadınlarla erkekler arasındaki “akılcılık” uçurumu?

Nasıl oluyor da erkekler hep mantıklı görünmek, akılcı konuşmak, düz mantık çizgisinde demir atmak durumundayken kadınlar rasyonalite-dışı alanlara diledikleri gibi kanat takıp uçabiliyorlar? Fala, burçlara ve batıl inançlara inanmak acaba bir zayıflık ve hayat karşısında çaresizlik belirtisi mi yoksa tam tersine bir bilgelik göstergesi mi? Zayıf insanlar mı inanır falcılığa, yoksa hayatın kuru mantıktan ibaret olmadığını bilecek kadar bilge olanlar mı?

Kadınların akıl-dışı bilgi kaynaklarına, erkeklerinse hep akıl ve mantık çizgisine yakın durdukları bir dünyadır yaşadığımız. Ama genellemelere hiç uymayanlar da var muhakkak. Aklı ve düz mantığı şiar edinen kadınlar var mesela. Ve bugün sizlere bahsedeceğim kadın bunların en tanınmışlarından: Ayn Rand.

Öyle bir yazar ki Ayn Rand, dünya üzerinde bugün hangi ülkeye giderseniz gidin sayısız hayranına rastlarsınız. Romancı, deneme yazarı, oyun yazarı ve bir filozof. Dünya edebiyatının hakkında en çok konuşulan, en çok takipçisi bulunan ve en çok nefret edilen ilk beş yazarı arasına rahatlıkla girer.

1905′te St. Petersburg, Rusya’da doğdu. 1926′da ABD’ye geldi. Cebinde az biraz para ve yüreğinde derin bir “kendini yeniden var etme” arzusuyla. Ve bir daha ana vatanına dönmedi, ailesini görmedi. Geçmişi ile geleceğini keskin hatlarla ayırdı. Ateşli bir komünizm karşıtı ve bir o kadar ateşli bir kapitalizm yanlısıydı. Oyuncu Charles Francis O’Connor ile evlendi. Bir sure Holywood’da düşük bütçeli metin yazarlığı yaptı. Ta ki 1943′te Hayatın Kaynağı adlı yapıtıyla büyük bir çıkış yakalayana kadar. Ardından en önemli eseri olan Atlas Vazgeçti geldi. İnsanın, hayatındaki tüm değerleri kendi düz mantığını kullanarak seçmesi gerektiğine inandı. Bireyin devlet ve toplum karşısındaki haklarını savunup, hükümetlerin bireylerin hayatına müdahale etmesine karşı çıktı. “Hiç kimse kendi beynini, bir başkasının yerine düşünmek için kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamaz ve devredilemezler,” diyordu. Ayn Rand öyle bir kadındı ki sadece toplumların değil, sadece bireylerin değil, sevginin ve hatta aşkın temelini de mantık ve akıl olarak görüyordu. “İyi bir evliliğin sırrı nedir?” diye sorsanız, “Mantıklı seçim yapmak” diye cevap verirdi.

Hayatı boyunca kolay kolay falcıya gitmeyecek bir kadın görüntüsü sergiledi. Ayn Rand ile oturup bir çok şey konuşabilirdiniz: Politika, sosyoloji, ekonomi, siyaset felsefesi, Batı Medeniyetleri tarihi… Ama burçlar ya da batıl inançlar üzerine konuşabileceğini, böyle bir konuya itibar edeceğini düşünmek zor.

Pek çok romancının aksine sadece kurgusal kitaplar değil, bir düşünce ekolü bıraktı geride. Bugün sevenlerinin de sevmeyenlerinin de bu kadar çok olması tesadüf değil. Çelişkilerle doluydu. Liberal düşüncenin savunuculuğunu yaparken, bireysel hayatında totaliterdi. Kendi gibi düşünmeyen herkesi dışlayıp aşağılayabilirdi. Teoride bireysel özgürlükten ve eleştirel düşünceden yana oldu. Ama işin aslı, eleştirilmekten hiç hoşlanmazdı. Köşeli bir kadındı. Kansere yakalandığında kimsenin bunu duymasını istemedi. Her zaman güçlü görünmek istediğinden ve her şeyin beyin tarafından yönlendirildiğine inandığından, hastalığını bir “düşünsel zaaf” gibi algıladı. Aklı ve mantığıyla kanseri yenebileceğine inandı. İşin ilginç yanı yendi de. Ölümü çok sonra kalp krizinden olacaktı. Sıradışı bir insandı… Sıradışı bir kadın.

Hayatın bir görünen yüzü var; dokunulan, maddeden ve mantıktan ibaret olan. Bir de görünmeyen yüzü var; alametlerle ve “tesadüfler”le örülü, gizemli boyutu. Kadınlarla erkekler arasında işte bu ikinci boyutu kavrama hususunda büyük fark var. Ama kadınların kendi aralarında da bir bölünmüşlük sözkonusu. Ayn Rand gibi hatunları unutmayın. Onlar her yerde; siyasette, akademide, bürokraside… Her kadınla burç muhabbeti yapamazsınız.

HABERTÜRK - 18 Ekim 2009

ALINTIDIR.

Mevalana Celaleddin-i Rumi. Şair, düşünce adamı ve mesnevi yolunun öncüsü. Bugün 30 Eylül ve Mevlana’nın doğum yıl dönümü.

Büyük beğeni toplayan ve en çok satanlar listesinde aylardır ilk sırada yer alan  ‘Aşk’ adlı romanın yazarı Elif Şafak, bu kitabında Mevlana ile Şems’in ilahi aşkına tanıklık etmemizi sağlamıştı. Elif Şafak, HABERTÜRK TV’de yayınlanan ‘13 Ajansı’ programında Pelin Çift’in sorularını yanıtladı.

İşte Şafak’ın Mevlana, Şems ve Aşk ile ilgili anlattıkları:

“Benim tasavvufa ilgim yaklaşık 15-16 sene önce başladı. O zamanlar ben üniversitede öğrenciydim. Herkes kendine göre bir yol izliyor. Kimi kitaplarla tanışıyor, kimi müzik aracılığıyla. Çok kıymetli neyzenler tanıyorum. Sanat onlara bir kapı oluyor. Kişiden kişiye çok değişebiliyor. Benim için kapıyı açan kitaplar oldu. Ben bu konuda okumayı sevdim. Okudukça belki açlığım arttı. Daha fazla okuma ihtiyacı duydum. Seneler içinde oluşan bir birikim var.  İlk başlarda daha entellektüel bir bilgeydi benim için. Sonra akıldan kalbe indir diyorum. Başka bir hal aldı benim için.

Ben Mevlana uzmanı değilim. Ben bu kitabı mevleviyet üzerine bir otorite kitabı olarak görmedim. Bu bir roman.  Ben sonuçta bir romancıyım. Benim işim hikaye anlatmak.  Hayal kuruyorum ve hayali paylaşıyorum. Ben de kendi penceremden kendi idrak edebildiğim kadar anlayabiliyorum.  Anladığımı aktarıyorum. Bir başkasının gönlü daha güzeldir. O kendi anladığı yerden diğeri de kendi uğraşı içinde aktaracak.  Böyle böyle bir zenginleşme olacağını düşünüyorum.

Benim çok sevdiğim iki şahsiyet. Hem Hz. Mevlana, hem Hz. Şems. O sevgiyi de aksettirerek yazmaya çalıştım.  Okurlardan gelen tepkiler de hakikaten çok olumlu oldu.  Türkiye’de çok özel bir edebiyat okuru var çünkü. Ve bunların önemli bir kısmı da kadınlar.  Ben Hz. Şems ve Hz. Mevlana’yı etle tırnak gibi görüyorum. İkisini ayrı hakikaten düşünemiyorum. Muzazzam bir manevi bağ olduğunu düşünüyorum aralarında. O dönemde yazdım.  Yani yazarken de birini diğerinden ayrı koyamadım zaten.

Mevlana’nın en çok önyargısızlığı, yüreğinin genişliği, o kadar geniş bir yürek ki orada herkese yer var.  Ve ben bunların tesadüf olmadığını düşünüyorum, içinde yaşadığını düşünüyorum. Dünyanın birçok yerinden Mevlana’dan etkilenerek manevi yolculuklara çıkan, Konya’ya gelen insanlar var.  Bu fitili Mevlana’nın kelimeleri bence ateşliyor.

Romanımın devamını yazmam için okurlardan çok talep geliyor.  Ben de çok mutlu oluyorum. Ama benim için zor bir ikilem.  Çünkü ben yazdığım her kitapta farklı bir yolcuğa çıktım. Hiçbir zaman kendimi tekrar etmedim.  Onun için bir sonraki yolculuğumu da kendi içimde yeni bir açılım, yeni bir yolculuk olarak görmekten yanayım. Tabii ki tasavvufa olan ilgimin yine yansıması olacaktır.  Ama her kitap yeni bir kapıdır. “

Puanyıldızı – söyleşi

Edebiyata tutkulu bir “Aşk”la bağlanmış bir yazar Elif Şafak… Son romanıyla haftalardır en çok satan kitaplar listesinde bir numarada olan yazar; kitapları, seyahatleri ve tatil alışkanlıklarıyla ilgili Puanyıldızı´nın sorularını cevapladı…

Tasavvuf öğrencilik yıllarınızda hayatınıza girdi ve son noktası da “Aşk” oldu. Bu ikisinin arasındaki süreç nasıl gelişti?

Benim tasavvufuma ilgim bundan neredeyse on altı sene evvel başladı. O zamanlar öğrenciydim. Etrafımdan ya da aileden bildiğim bir kültür değildi. Ben kitaplar aracılığıyla tanıştım tasavvufla. Okudukça ilgim arttı, sevgim arttı, açlığım arttı. Tasavvuf her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Fakat bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.

Aşk´ı yazmak için “İçimde çok mevsimden geçmem gerekiyordu” demişsiniz. Bu mevsimlerden biraz bahsedebilir misiniz?

Söylemeye çalıştığım şu galiba: İnsan her an değişiyor, her adımda bir başka hale bürünüyor. Tasavvuf ilk başlarda daha “entelektüel” bir ilgiydi benim için. Akılla yaklaşıyordum bu konuya. Zamanla akıldan kalbe indi. Bu bir seyir hali… Mesela benim nazarımda AŞK romanı ile SİYAH SÜT kitabım arasında bir bağ var. Çok farklı kitaplar ama birbirini takip eden mevsimler gibi. Siyah Süt´ü ilk çocuğumuzun doğumundan sonra yazdım. O dönem yoğun ve uzun bir post-natal depresyon geçirdim. Lohusalık depresyonu diyorlar buna. Bu süreç yaşarken ağır geldi ama uzun vadede daha dengeli ve huzurlu bir insan olmama yardım etti. AŞK romanı o huzur haliyle yazıldı.

Kitapta baştan sona kadar devam eden kırk kuralla karşılaşıyoruz. Neden kırk?

Bu kuralları romanı yazarken hikâyenin akışıyla beraber kaleme aldım. Hepsi romanla beraber gelişti ve çok ilgi gördü. İnternette insanlar birbirlerine kuralları yolluyor. Cep telefonlarından mesaj olarak atıyorlar. Bir okurum tüm kuralları tek tek yazdırarak poster yapmış, duvarına asmış. Bunlar beni çok duygulandırıyor. Çünkü ben de o kuralları inanarak, yüreğimde hissederek yazdım, oluşturdum. Tabi ki tasavvuf okumalarımdan beslenerek yazdım bu kuralları. Kırk sayısını bilerek seçtim. Doğu mitolojilerinde, tasavvuf kültüründe bu sayı önemlidir. Ben de otuz değil, elli değil, kırk kural oluşturmayı tercih ettim.

Röportajın tamamını okumak için alttaki cümlenin üzerine tıklayınız…

Read the rest of this entry »

ALINTIDIR.

Balondan Görünen Dünya

KAPADOKYA’da bir bayram sabahı. Gün ağarmak üzere. Uzaklardan gelen yabani ot ve çiçek kokuları, rüzgârın serin nefesine karışıyor. Havada bir iyimserlik, bir beklenti, bir macera heyecanı. Vadide yüzlerce insan toplanmış. Her milletten, her yaştan, her dili konuşan… Yerde, göz alabildiğine sağlı sollu uzanacak şekilde balonlar yatıyor. Uzaktan bakıldığında rengârenk kumaş toplarını andırıyorlar. Sanki çılgın bir kumaşçı uğramış vadiye. Çılgın ve cömert. Dükkânındaki bütün kumaş toplarını taşımış buraya, saça saça açmış. Rüzgârda her şey renkli, her şey sürreal, her şey ve her yer yarı rüya yarı gerçek. Bizler bir kenarda beklerken, devasa tüplerle balonların içlerine hava dolduruluyor. Aynı anda elliden fazla balonun şişmesine, şekillenmesine, büyümesine ve derken yükselişine tanık oluyoruz. Her şey tamam olduğunda yolcular onar yirmişer sepetlere doluşuyor. Az sonra gökyüzü benek benek balonlarla kaplandığında, o sepetlerden birinin içinde bizler de varız.

Yazının devamını okumak için aşağıdaki cümlenin üzerine tıklayınız…

Read the rest of this entry »

Bayram dolayısıyla yazıları geç eklediğimiz için özür dileriz.

17 Eylül 2009 ve 20 Eylül 2009 tarihli yazılar:

Yoğun gündem arasında

Ne çabuk unuttuk sel felaketini? Nasıl da başka konulara yöneldik hemen. Hızla, telaşla, zamanla yarışırcasına. Türkiye’de gündem yoğun. Gündem inişli çıkışlı. Gündem hep siyasetin ve siyasetçilerin gölgesinde. Sahi bu “gündem” ne tuhaf bir kelime. Hem kendi başına hiçbir şey anlatmıyor, hem habire kullanılıyor her yerde. “Gündemi takip etmek”ten bahsediyoruz. Sanki bizden ayrı, kendi başına bir eti budu, varlığı var bu kelimenin. Tutmaya kalksan tutamazsın, kayar elinden. Yakalamak istesen, yetişemezsin peşinden.

Zaman farklı akıyor burada, bilhassa İstanbul’da. Hani Venedik’te, Sevilla’da, Brüksel’de, Köln’de zaman üç karış yol gittiğinde, bizde çoktan altı kulaç atmış oluyor. Orada bir koca günde olup bitenler, burada bir-iki saatte yaşanıyor. Türkiye’ye bir haftalığına gelen bir yabancı gazetecinin izlenimleri ile bir sonraki hafta gelen yabancı gazetecinin izlenimleri bile birbirini tutmuyor. Çünkü aradaki bir hafta içinde ülke gene bir sürü hadiseden geçmiş, pek çok badire atlatmış oluyor. Zaman bize yetmiyor.

Zira biz burada zamanı saatlerle değil, saniyelerle ölçüyoruz. En ince kumdan kum saatleri bile yetişemiyor hızımıza. Her saniye bir kopuş, yeni bir oluş demek. “Tik-tak-tik-tak…” Radyodan, cep telefonundan, televizyondan, bilgisayardan alt yazılarla satır satır geçiyor gündem. “Tik” ila “tak” arasında birkaç kez yenilenmiş oluyor. Her göz kırpışında, nabzımızın her atışında, her nefes alışımızda günden yeniden değişiyor. Kızanlar, çatanlar, kamplaşanlar, kutuplaşanlar… Bir hayhuy, bir hengâme. O kadar süratli, öylesine gergin ve karmaşık ki şehir hayatımız, yoruluyoruz farkında bile olmadan. Yıpranıyoruz. Çalışmaktan değil, didinmekten değil, yaşamaktan yoruluyoruz. Akşam eve döndüğümüzde o kadar yorgun ve bıkkın oluyoruz ki ya televizyona ya uykuya sığınıyoruz.

***

Ne çabuk unuttuk sel felaketini? Oysa daha cenazeler kaldırılalı sayılı saatler geçti. Yaraların sarılması ve benzer felaketlerin bir daha yaşanmaması için yeterince durup düşünmedik, analiz yapmadık, çözüm üretmedik. Bir mevsimi bitirmeden bir başkasına varmaya çalışan körpe ağaçlar gibiyiz. Kışın çiçek açmaya kalkıyoruz. Bir an durup tefekküre vakit yok sanki. Yetişmek lazım. Bitimsiz bir telaş içindeyiz. Azalmayan bir gerginlik halindeyiz. Eğer şimdiden bu kadar hızlı unutuyorsak yaşanan acıyı, bundan bir hafta, bir ay, bir sene sonra ne yapacağız?

İnternette hazırlanan bir video klip var, “sel felaketi” yazıp baktığınızda hemen karşınıza çıkıyor. Kimin hazırladığını bilmiyorum ama vakit ayırıp uğraşanların eline sağlık. Öyle bir iş çıkarmışlar ki ortaya, insan izlerken ürperiyor. Klipte, sel esnasında ve sonrasında çekilmiş onlarca fotoğraf, etkileyici bir müzik eşliğinde sunuluyor. Oyuncak arabalar gibi yol ortasında kıvrılan koca koca TIR’lar, kumdan kuleler gibi yıkılan hayatlar, insan taşımaya elverişli olmadığı halde servis aracı olarak kullanılan kamyonet içinde sönen hayatlar, geride kalanların çaresizlikle bakan gözleri… Korku, umutsuzluk, yeis ve her şeye rağmen dayanışma… Birbirine el uzatan, yardım eden, insanlığını böyle anlarda test eden bizler…

Bugün yapacak acil ve önemli işleriniz, yetişecek randevularınız olabilir. Takip edecek yoğun bir gündem olabilir. Ama bütün o koşuşturma arasında bu basit klibi izlemeye iki dakikanızı ayırın. Bilgisayar ekranını kapattığınızda, inanıyorum ki, algılarınızın ayarlarında bir değişiklik olacak. Belki de yetişeceğiniz yere varmak için acele etmek gelmeyecek içinizden. Tartışmalar, telaşlar, polemikler anlamsız görünecek gözünüze. Kızdığınız birine o kadar kızamayacaksınız. İçerlediğiniz bir hadise önemini yitirecek. Bir an için de olsa. Bir sonsuz an.

Şu gündem denilen şeyi “siyaset” değil, “insan” odaklı yaptığımızda her şey daha farklı olacak. Zamanla ilişkimiz durulacak, ritmimiz yavaşlayacak. Ayrım yapmadan, hiyerarşilere ya da kategorilere ayırmadan, etiketlemeden, yaftalamadan, dışlamadan, “öteki”leştirmeden, sadece ve sadece insan…

17.09.2009

KAYNAK

——————————————————————————–

Yalnızlık efendi

Bilmem Yalnızlık Efendi ile aranız nasıl? Benim oldum olası iyidir. Severim kendisini, zannımca o da benden memnundur. Yalnızlık Efendi uzunca boylu, titiz, temiz ve bakımlıdır. Çok yakışıklı sayılmaz belki, fakat hayli alımlıdır. Kıyafetlerini nerede diktirir bilmem ama giyimi kuşamı farklıdır. Hayatımda tanıdığım en donanımlı, en kültürlü, ayakları en çok yere basan varlıklardan biridir. Okumayı, düşünmeyi ve hayal etmeyi sever; haftada en az üç kitap bitirir. Tefekkürü de bilir, tevekkülü de. Özgüveni yüksektir, kendi kendine yeter. Kimseye yalakalık etmez, hesap kitap yahut pazarlık ve çıkar işlerinden hazzetmez. Elalemin nabzına göre şerbet vermez, kula kulluk etmez. Vefalıdır. Sadıktır. Kendisine yapılan iyilikleri asla unutmaz ama kötülüklere gelince hafızası balıkların hafızasına döner; kemlikleri ve kinleri çabuk unutur. Kimseyle düşmanlığı yoktur. Kancıklık sevmez. Dedikodu etmez. Başkasının gölgesine muhtaç olmadan tek başına yaşayan hür ve gür bir ağaç gibidir. Canı sıkılınca duvarında asılı eski bir yazıya bakar; kim bilir hangi mahir hattatın elinden çıkma yazıda şöyle yazar: “Bu da Geçer Ya Hu”.

Yalnızlık Efendi yazıyı okurken gülümser, yarı mahcup, yarı mağrur. Ne zaman ona insanlardan ya da dış dünyanın çarkından şikâyet etmeye kalksam, eliyle savuşturur sözlerimi. “Boşversene ya hu,” der. “Yalnız geldik bu dünyaya. Sanki yalnız gitmeyecek miyiz?”

Gerçi şahidim, zaman zaman onun da içinin daraldığı olur. Yalnızlık Efendi en çok başkalarıyla karıştırılmaktan rahatsızdır. Yalnızlık, “Issızlık” demek değildir. Issızlık Efendi başka mahallede yaşar. Biraz huysuz bir tiptir. Hani bahçesine kaçan topları kesmeye kalkan aksi ihtiyarlar var ya, onlardandır. Bizimkiyle ara sıra selâmlaşırlar o kadar. Keza yalnızlık, “Kimsesizlik” demek de değildir. Kimsesiz Efendi şehrin dışında bir mağarada yaşar. Saçı sakalı birbirine karışmış. Bizimkiyle kırk yılda bir karşılaşırlar o kadar. Yalnızlık ne ıssızlıktır ne kimsesizlik. Yalnızlık insana en çok başkalarıyla çevriliyken gelen bir histir ki, kimileri buna “Etraf kalabalıkken kalbin yalnız olması hâli” derler.

Yalnızlık Efendi der ki, “Yalnızlık insanın kendi kendisiyle yaptığı bir sohbettir. Aracısız. Katkısız. Oyunsuz. Yalansız. Saf ve som bir sohbet…” Bazen olur bana, nedensiz, öylesine. Güçlü bir kaçma arzusu başlar içimi kemirmeye. Televizyon, radyo, gazeteler… Hepsinden koparım. Telefonları bir kenara kaldırırım. Email’lere bakmam, kimseye tek satır yazmaz olurum. Kepenkleri indirir, geçici bir süre tadilata girer, içime kapanırım. Yapılacak işler kule olur yükselir masamda. Okunacak mektuplar, kotarılacak sorumluluklar birikir bir kenarda. Sokağa çıkasım gelmez; çıksam kenarlardan yürürüm, saçak altlarından. Görünmez olmak isterim. Saydam bir cisim gibi ve yabani. Kazara bir tanıdığa ya da beni tanıyıp konuşmak isteyen okurlara rastlasam dilim dolanır, iki cümle kuramam. Çünkü o esnada içeride Yalnızlık Efendi ile konuşuyorumdur. Aynı anda iki boyutta birden olamam.

Bazen olur herkese, nedensiz, öylesine. Yalnızlık Efendi dikilir balkonumuzun altında. Çakıl taşları atar penceremize. “Hadi çık dışarı” der. “Çık da oynayalım.” Bazen olur. Yalnızlık çağırır. Ve sen terliklerini giyer, her şeyi ve herkesi bir kenara bırakır, ruhunun mahzeninin merdivenlerinden inersin üçer beşer. Mahzende Yalnızlık Efendi seni bekler. Beraber oturur sohbet edersiniz sabahlara kadar. Hayattan, zamandan, insanlardan, oluştan bahsedersiniz. Yalnızlık Efendi felsefe sever. Gerçi hiçbir şeyi çözemezsiniz ama zaten sohbettir maksat, çözüm arayışı bahane. Bilmem Yalnızlık Efendi ile aranız nasıl? Benim oldum olası iyidir. Severim kendisini, zannımca o da dostluğumuzdan memnundur.

20.09.2009

ALINTIDIR.

Tüm kullanıcılarımızın bayramını kutlar, daha nice güzel bayramlar dileriz!

Elif Şafak Okurları Yönetimi

“Hayatın bize vermediklerinden de öğreniyoruz”

Elif Şafak: “Hayatın bize vermediklerinden de öğreniyoruz”

Yeni kitabınız çıktı: “Yalın” bir adla, “derin” bir fotoğrafla, “hafif” bir renkle. Neden “aşk”, neden “yaprak”, neden “pembe”?

Bu romanın ismi son derece yalın. Kapağı da öyle bence. İstedim ki sade ama güçlü, mütevazi ama iddialı olabilsin aynı zamanda. Romana isim ararken kelime oyunları yapmadım. Fiyakalı dil oyunları aramadım. Sakin, dingin ve duru kalmasını tercih ettim. Çünkü romanın dokusu da böyle. Bu kitabın çıkış noktası aşk. Kapakta kullandığımız pembe ise kalp chakra’mızın yaydığı pembe. Bunun kadını erkeği yok. Her insanın kalp chakrası aynı.

Yine çok satanlar listesinde zirvelerdesiniz, yine yeni kitabınız listelere girmeyen “okunma” düzeyine sahip. “Aşkın tam ortasındakiler, merkezindekiler, dışındakiler, hasretindekiler”, herkes büyük ilgi duyuyor kitabınıza. Nasıl çok okunan bir kitap oluyor bu duygu, bu kurgu?

Ben Türkiye’de, söylenenlerin aksine, son derece iyi ve samimi ve hakiki bir edebiyat okuru olduğuna inanıyorum. Ve bu okurun varlığını çok önemsiyorum. “Filanca eleştirmen hakkımda ne demiş, öteki ne yazmış…” bunlar derdim değil. Benim muhatabım edebiyat okuru. Okurlardan gelen hem olumlu hem olumsuz eleştirileri dinliyor, onların hissiyatına kıymet veriyorum. AŞK’ın okur yelpazesi o kadar geniş ki. Ateist ya da agnostik bir insan da okuduğunda sevecek bir dal buluyor, dindar ya da muhafazakar bir insan okuduğunda da. Farklı kesimlerden, farklı yaşam tarzlarından birbirine benzemeyen insanlardan güzel yorumlar işitiyorum. Bu beni mutlu ediyor. Çünkü sanatın ayrıştırıcı değil buluşturucu olduğuna inanıyorum. Biz maalesef zahiride çok bölünmüş bir toplumuz. Birbirimize çabuk kızıyor, çatıyoruz. Ben sanatın ve edebiyatın şekilsel ayrımların ötesine geçmesi gerektiğine inanıyorum.

Tasavvufla tanışıklığınızdan söz eder misiniz?

Benim tasavvufa ilgim bundan onbeş-onaltı sene evvel başladı. O zamanlar ODTÜ’de öğrenciydim. Tezimi bu konuda yazdım. Kitaplar aracılığıyla tanıştım tasavvufla. Okudukça ilgim arttı, sevgim arttı. Tasavvuf her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Hep benimle gelen bir gölge gibiydi adeta. Fakat bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.

Aşk kitabındaki hikayenin yaşandığı zamanlar bunalım ve kargaşa çağıydı. Kitabın yazıldığı şimdiki zamanlar da bunalım ve kargaşa çağı. Ne zaman bu aşk çağı? Zaman ve mekanın sisi mi silikleştiriyor aşkı?

Aşk’ın tek bir zamanı var. Şimdiki zaman. Ne geçmiş ne gelecek, sadece şu an. Yaşayacaksak şimdi yaşayacağız. Geleceğe ertelemekle ya da geçmişe hayıflanmakla yaşanmıyor ki aşk. Ama şu da önemli ta 13. yüzyılda bir güzel insan çıkıyor, o kargaşanın içinde tüm kainata aşkla bakmaktan bahsediyor. İşte o insanın ne dediğine kulak vermek bizi zenginleştirir. Mevlana da Tebrizli Şems de benim çok kıymet verdiğim insanlar. Her ikisinin de çağrıları yüzyıllar ötesinden uzanıyor, hiç dinmeden, eskimeden. Bence onlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Öte yandan kitabımda onları “kahraman” gibi değil, insan olarak anlattım. Sevinçleri, hüzünleriyle…. Okurun hikayeyi yüreğinde hissetmesini istedim. Ben bu romanı akılla mantıkla değil, kalpten yazdım.

Her yüzyılda Şemsler var da biz mi kalp tufanı yaşıyoruz?

Her yüzyılda Şemsler var. Ve her aşığın bir Şems özlemi var. Aslında her kadının bir Şems özlemi var. Şems deli güzel bir adam. Muazzam bir karizması var. Ve çok dürüst. Yüreği engin bir derya. Herkese açık. Şems gelene kadar Mevlana daha korunaklı yaşamış. Toplumun alt kesimleriyle bir teması yok. Şems gelip kırıyor o kabuğu. Ve Şems’in baktığı yerden bakınca tüm insanlar eşit ve bir. Romandaki Aziz de aynı yapıda. Şems’in ve Aziz’in sırrı ortak. İkisi de aşkın dilini konuşuyor.

Haşmet Babaoğlu; “Ah aşk! Sen bir tek kayıtsızlık vebasından ölüyorsun” diyor bir yazısında. Kayıtsız mıyız aşka? Aşığın alameti, aşkın kıyameti nedir?

Bir yanıyla kayıtsızız ama bir yanıyla da aşkı aramaktan hiç vazgeçmiyoruz. Bir monoton ritim tutturmuşuz, habire o ritimle yaşıyoruz. Hayatlarımızda bir maşuk yoksa ne kaybettiğimizin farkında olmadan yaşayıp gidiyoruz. Ne zaman ki böyle biriyle tanışıyoruz allak bullak oluyoruz. Aşk hep beklenmedik şekilde geliyor ve durgun suya atılan taş gibi halka halka etkiler bırakıyor.

40. kuralda; “Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur…” diyorsunuz. Bu şems ruhu gerektirmiyor mu?

Şems ruhu ya da Mevlana ruhu dediğimiz şey hepimizin içinde var. Kiminde yüzde beş, kiminde yüzde doksan. Ama herkeste aşık kumaşı var. Sadece açığa çıkmayı bekliyor. Bir saklı derviş yaşıyor içimizde. Biz hoyrat ve kaba yaşarsak, içimizdeki derviş susuz kalmış çiçek gibi soluyor. Ne zaman ki biz hayata aşkla bakmaya başlıyoruz, kimseyi dışlamadan insanları birlemeyi deniyoruz, içimizdeki derviş de canlanıyor.

Sinan Paşa; “Aşk bir şâhdır ki akl onun kem-gedasıdır(zavallı dilencisidir). Aşk bir pâdişâhdır ki cihan dolu sıyt-u sadâsıdır(her yerde yankılanan sesidir). Aşk âlemde revân gibidir tende, muhabbet âdemde kan gibidir bedende” der. Ella’nın nasıl aklını çeldi aşk? Nasıl göle düştü taş?

Romandaki Ella hep planlı programlı kontrollü yaşamış bir ev kadını. Bugünden yarına her şeyini ince ince hesaplıyor. Hep bir “gelecek” fikri var aklında. Ona göre yaşıyor. Öyle bir kadının aşık olması kolay değil. Ama olduğu zaman işte her şey değişiyor. Soyut bir gelecek fikrini bir kenara bırakıp, ona hiçbir gelecek vaat etmeyen bir adamın peşinden ruhani bir yolculuğa çıkıyor.

Neden, en ünlü aşk şiirlerimizden birinde şair; “Ne kadınlar sevdim zaten yoktular” der? İlahi aşka geçiş evresinde mi yoktur sevilen kadınlar?

Ben buna temkinli yaklaşıyorum. Kadını hep bedenle, maddeyle, dünyevilikle özdeşleştiren bir okuma biçimi var. Halbuki Mevlana diyor ki her aşk aslında layıkıyla yaşanırsa ilahi aşka uzanan bir köprüdür. Yani dünyevi aşk “siyah”, ilahi aşk “beyaz” diye kaba bir sınır çekmiyor ikisinin arasına. Çünkü her aşkın özünün bir olduğuna, yüreğinin bir attığına inanıyor. Yeter ki doğru yaşansın. Ama biz kalkıp da aşkı egoistçe, nefsimize amade yaşamaya kalkarsak o zaman bencillikten başka bir şey çıkmaz ortaya.

Bu topraklarda daha bir başka mı aşk? Çatalhöyük, Afrodisyas, onlarca imkansız aşk destanı, Mevlana, Yunus..

Bu topraklarda aşkı kutsayan, önemseyen, aşkın ve aşıkların üzerine titreyen çok eski bir damar var. İyi ki var. Gündelik dilde kullandığımız üsluplar ne yazık ki çok hırçın ve bencil. Ama gene bu topraklarda hiç eskimeyen bir “edep” var ve ben bunu çok önemli buluyorum. Türkçenin en sevdiğim kelimelerinden biri “edep”. Başka hiçbir dile kolay kolay çeviremiyorsunuz. Kelimenin kendine has bir tılsımı var.

Aşk’ın beşinci bölümünün adı boşluk. “Boşluk yani; hayatta varlıklarıyla değil, yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler” yazıyor. Sizin hayatınızdaki boşluklar neler?

Ben yıllar içinde şunu öğrendim. Sadece hayatın bize verdiklerinden değil vermediklerinden de öğreniyoruz. Boşluk da bir etmen o anlamda. Boşluk içi boş bir şey değil. Benim hayatımda, çocukluğumda da boşluklar var. Bende iz bırakan, uzun vadede beni olgunlaştıran boşluklar. Babasız büyüdüm. Bu bir boşluktu benim için. Düzenli bir aile yapısı içinde yetişmedim. Çok fazla yalnızlık var geçmişimde. Çok içine kapanıktım. Bunlar hep boşluklar. Ama dediğim gibi uzun vadede boşluk insana iyi gelebiliyor.

Ankara, İspanya, Fransa, Ürdün, ABD, İstanbul. Bunca göçebelik aidiyet duygunuzu nasıl etkiledi?

Ben kendi edebiyatımı bir pergele benzetiyorum. Pergelin bir ayağı sabit. Bu topraklardan, bu kültürden, bilhassa İstanbul’dan çok besleniyor. Bizim kültürümüzü yazılarıma taşımaktan apayrı bir lezzet alıyorum. Pergelin öbür ayağı ise kocaman bir çember çiziyor, dünyayı dolaşıyor. Bu anlamda sanatım hem yerel hem evrensel. Bence bu mümkün. Hem “buralı” hem “dünya vatandaşı” olmak mümkün.

Şehir, kent, il. Hangisi daha sıcak? Bir şehir bir insanı nasıl besleyebilir? Bir insan bir şehirde nasıl gıdasız kalabilir?

Şehir çok kıymet verdiğim bir şey. Şehirlerin enerjisi bambaşka. Bilhassa sanatçılar için hakiki şehirlerin dinamizmi önemli. Ben şehir insanıyım. Ama hayatımda öyle dönemler oldu ki her şeyi bırakıp çekildim. Mesela 1,5 sene Arizona’da yaşadım. Çöl bana çok şey öğretti. O zamana kadar zannediyordum ki çöl demek monotonluk demek. Halbuki çöl çok derin bir coğrafya. Yani galiba önemli olan nereye gidersek gidelim gönül gözümüzü açmak. Gönül gözü kapalı olunca zaten göremiyoruz ki etrafımızı.

Şehrin karmaşasında, tantanasında mı yazmak, kasabada, bir kıyı köyünün ıssızlığında mı yazmak daha üretken, verimli kılar sizi?

Ben sessizlikte çalışamam. Aşırı düzenli ve sessiz ortamlarda elim ayağıma dolaşır. Hep müzikle yazıyorum. Genelde radyo ya da Cd’çalar açık oluyor. Gürültülü kafelerde, kalabalık havaalanlarında da iyi çalışırım. Daha rahat odaklanabiliyorum.

“Hem bu kadar asırlık, hem bu kadar yaşlı, hem bu kadar genç bir ruhu olan bu şehrin aynı zamanda da kamusal alanının çok erkek olduğunu düşünüyorum. Meydanlar erkek, parklar erkek, sahiller erkek, sahil kenarındaki erkek” diyorsunuz bir söyleşinizde. Nasıldır erkek şehirler, nasıldır dişil şehirler?

Mesela Madrid dişil bir şehirdir. Dokusu kadın. Sokaklarında kadınların rahatça yürüyebildiği bir şehir. İstanbul’un kendisi kadın ama sokakları erkek. Kamusal alanda kadınların daha aktif, daha görünür ve daha mutlu olduğu bir şehir çok daha demokratik, çok daha barışçıl bir şehirdir.

Bu kadar Batılı şehir olma hevesiyle şehirlerimiz Doğulu ruhunu da travmaya sokmuyor mu sizce?

Bence sentezler, melezlikler insanlar için de toplumlar için de bir artıdır; eksi değil. Eğer biz sentezlerden korkmamayı başarırsak, hem Batılı hem Doğulu unsurlar taşımamızı bir zenginlik ve derinlik olarak değerlendirebiliriz. O zaman travma yaşamayız. Tam tersine hem kendine has hem kendine güvenen muazzam bir kültür birikimi yakalarız.

Sokakları, reklamları, vitrinleri, tüketimleriyle an be an dünyeviliğe davet eden şehirler maddi dünya sarmalında bizleri nasıl daha derviş, daha yetingen kılabilir?

Bana bazen soruyorlar, “Sizce son romanınız nasıl bu kadar çok okunuyor?” diye. Bence bunun cevaplarından biri sizin sorduğunuz soruda saklı. Yani ben tasavvufu geçmişte kalan, yüzyıllar öncesinde yaşanmış bitmiş, tarihi ya da kitabi bir boyutta almadım. Onu tam da bugüne, bugünün modern ritmine bağlamaya gayret ettim. Bu bence önemli bir nokta. Derviş olmayı denemek için kendimizi her şeyden yalıtmamız gerekmiyor. İnzivaya çekilmemiz gerekmiyor. Eğer yeterince denersek şu yaşadığımız hayatın içinde gönül gözümüzü açabilir, şuurumuzu derinleştirebiliriz. Küçük adımlarla başlar her şey. Küçük adımları küçümsememekten yanayım.

Ölümü, ölümlülüğü anımsattıran mezarlıkları kıyı köşelere kaldıran şehirlerde insanlara tasavvufu neler anımsattırabilir?

Tasavvuf gözüyle bakan insan için her ayrıntıda bir işaret saklı. Hatta en basit, en dünyevi, en alakasız görünen şeylerde bile. Mesela havaalanlarında “Kırılacak Eşya” etiketi yapıştırırlar içinde cam, porselen vs. olan bavulların üstüne. Şimdi bu etiketi zihnimizde her insanın kalbinin üzerine yapıştırsak. “Kırılacak Eşya” ya da “Fragile(Hassas)” yazıyor kalplerimizin üzerinde. Hayata, içinde yaşadığımız şehirlere tasavvufun penceresinden bakarsak her ayrıntıda bir alamet görürüz zaten, her küçük şeyde bir derinlik…

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Ben de çok teşekkür ederim…

Röportaj: Murat Küçük

ESKİ yeni (Eskişehir Valiliği Aylık Şehir Kültürü Dergisi) Eylül 2009

Elif Şafak

Aşk’ın fotoğrafı nasıl çekilir?

Çok gezmiş, çok görmüş insanlara özgü bir rahatlığı, sevecenliği var Elif Şafak’ın. Uzun uzun el sıkıyor, insanın gözlerinin içine bakıyor. Güleryüzlü, ilgili, sabırlı. Fotoğraf çekimi için birlikte kostüm seçiyoruz. Eski, yeni, rengarenk kostümlerle dolu bir dükkan. İnce askılı siyah bir elbise gösteriyorum. “Yok giyemem, giyersem kendim olamam” diyor. Çoğunlukla klasik, ‘ölçülü’ elbiseleri beğeniyor. Askılar arasında kostümlere bakarken konuşup gülüşüyoruz. “Şekerci dükkanındaki çocuk gibiyim ben burada” diyor. “Evet ama hep diyet şekerleri seçiyorsunuz” diyorum. Gülüyor. “Bu da diyet mi acaba?” diye soruyor, siyah dantel eldivenleri giyerken. “İdare eder” diyorum. Şapkayı takınca tatlı bir endişeyle soruyor; “Deli kontes gibi olmadım değil mi?”

Tasavvuf benim için entelektüel bir ilgiden, duygusal bir akrabalığa dönüştü” diyorsunuz. Ne oldu, nasıl oldu da tasavvuf, beyninizden kalbinize indi?

Tasavvufla tanışalı 15 seneyi geçti. O zamanlar üniversitede öğrenciydim ve en hippi, en feminist, en solcu dönemlerimde ben tasavvufla ilgilenmeye başladım. Yani etrafımdan bildiğim ya da aileden gördüğüm bir kültür değildi bu. Ben kitaplar aracılığıyla tasavvufa merak saldım. Deli gibi okudum. Abdülbaki Gölpınarlı, Annemarie Schimmel, A. Y. Ocak, Coleman Barks filan derken, okuma açlığım arttıkça arttı. Tezimi Bektaşi ve Mevlevi düşüncesi üzerine yazdım. Bu konularda okumayı o gün bugündür hiç bırakmadım. Ama zaman içinde tasavvufa olan ilgim mevsimlerden geçti. Aklen değil kalben yaklaşmaya başladım. Tek bir hadise ya da dönüm noktası yok. Onun yerine mevsimler var. AŞK böyle bir birikimle yazıldı. Daha evvel bu romanı yazamazdım gibime geliyor.

90’lar hippi ruhunun tebdil-i kıyafet gezindiği yıllardı. Hippiliğin ruhani şartları göz önünde bulundurulduğunda, siz o yıllarda aşağıdakilerden hangi hippiydiniz?

A) Hiç mi hiç hippi değildim (Beni karıştırmayın)

B) Ne hippiydim ne değildim (Tatlısu hippisi)

C) Az biraz hippiydim (Yeşilci hippi)

D) Basbayağı hippiydim (Lucy in the sky with diamonds)

D. Valla ben basbayağı hippiydim. Tutkuyla, azimle, delice… 90’ların başında da vardı böyleleri.

Hippilik döneminizden sizde nasıl bir tat kaldı? Aldığınız ders ne oldu?

Hippilik dönemimden geriye hâlâ üzerine titrediğim birçok değer kaldı. Geçenlerde Santana, konserinde çok çarpıcı bir şey söyledi: Hippilik öyle ot içmek, radikal olmak, şekilde farklı olmak filan değildir. Hippilik aşka hep inanmak demektir. Tüm dünya ve tüm insanlık aynı çemberin parçası. Bu çemberin dışında kalan tek bir kişi yok. Ve bu çemberin özü, ortası aşk. Hippilik buna inanmak demek.

Bir gün karşınıza çıkıp sizi ‘aşk’la tepeden tırnağa değiştiren biri oldu mu?

Eyüp benim için böyle bir insan. Biz mizaç olarak hiç benzemeyiz aslında. Karakterlerimiz o kadar farklı ki. Bilhassa ilk başlarda karşılıklı epey salladık birbirimizi. Zaman içinde ikimiz de değiştik ve ikimiz de birbirimizi değiştirdik. Bu bana güzel geliyor. Kendini çimento kalıbı gibi sabit ve katı yapmak yerine, akışkan ve esnek olmak güzel şey, ama bu ancak aşkla mümkün. İlla da bir erkeğe âşık olmaktan bahsetmiyorum. Hayata ve tüm kainata aşkla bakmak da mümkün.

Ruhu bedenden ayrı düşünmek zor. Kitapta hiç gönderme yok ama yine de sorayım; sizce Şems ile Mevlana arasında hiç mi fiziksel yakınlaşma olmadı?

Ben Şems-i Tebrizi ile Hazreti Mevlana arasındaki bağı ruhani, manevi bir bağ olarak algılıyorum. Kendi romanımda da bu düzlemde yazdım. Bence onların ruhdaşlığı böyle ele alınmalı. Bizim bugünkü bulanık tartışmalarımızdan uzak tutmak lazım bu güzel insanları.

Şems, Mevlana’nın yanında kalmasını halka karşı ‘normal’ göstermek için, Mevlana’nın öğrencilerinden biri olan Kimya ile evleniyor. Mevlana da bu evliliği onaylıyor. Ve ikisi de biliyorlar ki Şems, kızla cinsel ilişkiye girmeyecek. Fakat kızın bundan haberi yok, güle oynaya evleniyor zavallı. Mevlana da Şems de, o kadar kendini bilen, o kadar her şeyin farkında bilge kişilerden, Kimya’ya bunu nasıl yapabildiler? Yazarken ikisine de sinir olmadınız mı?

Romancıların kahramanlar yaratmasına inanmıyorum. Karakterler yazalım, ama onları kahramanlaştırmadan. Karakterlerimi her şeyden evvel ‘insan’ olarak algılıyorum. Şems de Mevlana da çok hürmet beslediğim isimler. Ama ikisini de kahramanlaştırmadan anlattım. Öte yandan Kimya’ya haksızlık ettiklerini düşünmüyorum. Kimya çok özel, çok yetenekli bir kadındı. Şems’i çok sevdi. Ancak Şems onu ne kadar severse sevsin Kimya’ya yetmeyecekti. Fakat son tahlilde bu bir kurgu. Roman kurgusu. Asla diyemem ki tarihte de böyle oldu. Bu bir roman. Ve romanın içinde hikaye bana böyle geldi.

İslamiyette manastır ve rahibelik müessesesi olsaydı kapanmayı düşünür müydünüz? “Ah keşke olsaydı” dediğiniz zamanlarınız oldu mu?

Benim işim, sevdam ‘hikaye anlatıcılığı’. Bir yazarın değil manastıra, bir odaya bile lüzumundan fazla kapanmaması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa kendimizi tekrar etmeye başlarız. İlhamımız kurur, zihnimiz daralır. Bu açıdan bir yere sabitlenmek istemem. Ayrıca ben seyahat ederek yaşayan biriyim. Çoğu romanımı yolculuklarda kaleme almışımdır, bir yerden bir yere giderken. Onun için bir yere kapanmak bana göre değil.

Aziz Nesin “Yenilen taraf âşık olur” dermiş. Siz kendinizi yenik hissettiniz mi?

Ben o anlamda kendimi yenik hissetmedim. Hatta seneler boyu belki de gayet kibirli bir varsayımım vardı. En kötü ihtimalle bir ilişki biter, ben de yürür kendi yoluma giderim. Hep bu bilinçle yaklaştım. Hep bağımsızlığıma düşkün oldum. Yalnız büyüdüm ben. Kimseyi hayatımın merkezi yapmadım.

Bana, ‘depresyondayım’ diyenlere ‘depresyon bir nimettir, öp de başına koy’ derim. Bunun bir basamak olduğunu düşünürüm. Sizin kitabınızda da tasavvufa göre hakikate giden yol yedi basamaklı. Bir: Yoz ve ham olma, daima başkalarını suçlama hali (narsizm) İki: Sürekli kendini suçlama, ‘alem güzel ben çirkin’ aşaması (depresyon) Üç: İlham alma, genişlik, ferahlık, teslimiyete giriş (‘aşmış insan’ dediğimiz) Dört: Daimi namaz, daimi huzur hali (altyapı önemli) Beş: Dünyevi meselelere aldırmama, aldanmama hali (alt yapı üstüne bol şans gerek) Altı: Deniz feneri yahut bir kandil olma aşaması (bir nevi şamanlık) Yedi: Benlik zannının toz duman olduğu aşama. Bu makamı bilen, bilse de anlatamıyor (neredeyse katatonik şizofreni). Platon; ‘Aşk, ciddi bir akıl hastalığıdır’ der. Siz ne dersiniz?

Çok haklısınız. Depresyon insanın kendini yenilemesi için muhteşem bir fırsat aslında. Ben bunu ‘Siyah Süt’ü yazarken gayet iyi anladım. Siyah Süt yazılmasaydı ‘Aşk’ yazılamazdı herhalde. 10 ay kadar süren uzun, yorucu bir postnatal depresyon yaşadım, biliyorsunuz. O dönem dibe öyle hızlı vurdum ki, baktım paramparça olmuşum. Ama sonra işte oturup parçaları yeniden takmaya başlıyorsunuz. Daha güzel oluyor. Aşk romanı depresyondan sonra gelen huzur ve dengeyle yazıldı.

Aşk yolunda kademe kademe yükselmekle, adım adım delirmek arasındaki çizgi nerede durur? O çizgiyi nasıl tarif edebiliriz, nasıl çizeriz?

Delilik ile aşk arasında incecik bir sınır var. Eskiler bunu gayet iyi bilirmiş. Boşuna Mecnun demiyorlar Leyla’nın aşkına. Ama biz bugün deliliği de son derece bencil anlıyoruz, aşkı da. Sürekli mülkiyet iddia ediyoruz. “Benim nişanlım, benim sevgilim, benim karım” diye konuşuyoruz. Halbuki aşkın ‘ben’ vurgusuyla işi olmaz. Aşk tam da o ben vurgusunu eritebildiğimiz yerde başlar.

Siz en çok hangi basamakta yaşıyorsunuz?

İnsan kendi kendinin hakemi olamaz. “Aa ne güzel, nasıl da olgunum, valla piştim ben” deriz, sonra bir hadise yaşanır, hoppala, tepetaklak ilk basamağa iniveririz. O yüzden ben kendi kendime böyle sorular sormuyorum. Ben acaba hangi aşamadayım, diye kurcalamıyorum. Bunu ben bilemem.

Yedinci basamağa hiç çıktınız mı?

Yedinci basamağa çıkmak ne haddime. O bambaşka bir şuur.

Hem ‘aşk’ içinde olmak, hem de hayatını sürdürebilmek için çözüm, ancak bu kademeler arasındaki gidiş gelişleri dengeleyebilmek olabilir mi?

Daha genel bir cevap vermek istiyorum buna. Neyzen Tevfik’in bir resmi vardır. Boynunda ‘HİÇ’ yazılı bir levhayla bakar kameraya. Hiçlik şuuruna sahip, illa da bir yere varmaya ya da bir şeyler olmaya çalışmayan insan, tüm kainata aşkla bakan, yaradandan ötürü yaradılanı da seven insan, yani sufi olan insan öncelikle teslim olur. Bir şeyleri kontrol etmeye çalışmaz.

Sizin de Şems gibi öteki alemlere geçtiğiniz, keşifler yaptığınız oluyor mu?

Şems gibi değil elbette. Şems çok özel, çılgın güzel bir ruh. O nerde biz nerdeee. Ama ben de roman yazarken bir hayal alemine dalıyorum. Hikayeler anlatırken, bu dünyevi hayatla bağım değişiyor. Romanın içinde yaşıyorum bazen. O başka bir alem.

‘Vecd’ haline ulaşmak (kendinden geçmek) için yaptığınız bir ibadet ya da meditasyon var mı?

Gün içinde habire bir yerden bir yere koşturup duruyoruz. Yapılacak işler, gidilecek yerler, hep bir telaş. Meditasyon ya da ibadet denilen an, o koşturmacanın içinde açılmış bir parantezdir. Kendi içine çekilip, şöyle bir durup, dışa değil içe yönelmek. Tolstoy’un çok enteresan bir ‘din’ tanımı vardır. Der ki, “Din kelimesi religare kelimesinden gelir” (Religion din, religare bağlantı demek). Tolstoy’a göre inanç aslında ‘bağ kurmak’ demek. Bağlantı kurmak. Meditasyon böyle bir şey. Bencil olmadığımız tek an belki de.

Kitapta üç çocuklu bir ev kadını (Ella) ve dünyayı gezen bir fotoğrafçı (Aziz) birbirlerini hiç görmeden, internette yazışarak âşık oluyorlar. Diyelim ki Aziz’in Ella’yı gördüğü gibi, birinin özünü uzaktan gördük, çok fena âşık olduk. Fakat sonra bir de baktık ki, özü bir tarafta, adam bir tarafta, ara ki bulasın. Bu durumda ne önerirsiniz?

Birinin özünü görmek ve sevmek çok özel bir tecrübe. Peşinden gitmeye değer. Ama bazen kadınlar kendilerine en çok zarar verecek adamlara âşık oluyor ya, aman ona dikkat etmek lazım. Eğer sevdiğimiz erkek narsist ise, sadece kendine hayran ise, ben-merkezci ise değmez. Bırak gitsin. O adamı değiştiremezsin. Değişime kapalı adam aşık olamaz.

13’üncü yüzyıldan bu yana çok şey değişti, ama ilim irfan söz konusu olunca pek çok erkek, kadına hâlâ ‘destur’ vermiyor; kapısını açmıyor. Böyle durumlar için bir parolanız var mı? Varsa bize de söyleyin.

Tasavvufta son mertebe insan-ı kâmil aşamasıdır. İnsan-ı kâmil diyor gelenek; yoksa ‘kâmil erkek’ demiyor ki. Kadın da erkek de o mertebeye ulaşabilir. Hakiki bir sufi kadınları hor göremez gibi geliyor bana. Kimseyi hor göremez. Herkesi eşitleyen ve birleyen biri nasıl kadın-erkek ayrımcılığı yapabilir? Onun için hakiki sufinin gözünde tam bir eşitlik vardır.

Şems’in Mevlana’ya yaptığı gibi, ilminizi aktarmanız gereken tek bir kişi olsaydı o kişi kim olurdu?

Ben okurlarımla özel bir bağ kuruyorum. Onlar benim ruhdaşım. Okurlarıma bir şeyler öğretmeye kalkmıyorum. Yazarken kendimi üstün görmüyorum. Romancının hiyerarşik bir şekilde yazmasından hazzetmiyorum. Okurlarla aramda yatay bir bağ var. Okur zaten benim ruhdaşım, sırdaşımdır.

Sadece tek bir cümle yazma hakkınız olsa ne yazarsınız?

Hayalsiz ve hikayesiz kalmış bir dünya kuru, kupkuru bir dünyadır.

Diyelim ki ruhunuzda kapısı hiç açılmamış bir oda var. İçerde de biri var. O kişi kim? Siz kapıyı çaldıkça size ne söylüyor?

Ruhumda kapısı hiç açılmamış nice oda var. Hepimizin var bence. Aslında ömrü hayatımız, kendimizi tanımaya ve tamamlamaya çalışmakla geçiyor. Bu, senelerimizi alıyor. İnsan en büyük muamma. Kendi içimizde henüz bilmediğimiz nice dehlizler, odalar var elbette. Kendimi yüzde yüz tanıdığımı iddia edemem ki.

Gece uyurken bir de uyanıyorsunuz ki, karşınızda koca kafalı üç uzaylı. Mevlana araştırması yapıyorlar. Sizi götürmeye gelmişler. Onlara ne dersiniz?

Bilmem. “Şimdi gidin, sabah gene gelin, çay yapalım, muhabbet edelim, beraber Mesnevi okuyalım” derim herhalde.

Söyleşi: Şule Öncü

Fotoğraf: Sebati Karakurt

Tempo, Ağustos 2009

KAYNAK

Arşivler

Ziyaretçi Sayacı

  • 14,656

DUYURU

Sitemiz bundan sonra güncellenmeyecektir. Elif Şafak ile ilgili son haberler için yazarın resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

www.elifsafak.com.tr

İletişim

Bize sormak istedikleriniz için:

surrenderpop@yahoo.com